Kamusal Alan
 
   
Metropol İstanbul
Kamusal Alan Tema Editörü: Tayfun Gürkaş
Ölü Doğmuş Bir Kavram Olarak "Kamusal Mekan" Ve "Öteki" Kamu
Ersin Altın
bir
Kamusallığı disiplin, tecrit, kontrol gibi kavramlardan bağımsız okumanın olanağı olmadığı gibi, kamusalı özel olandan ayırma düşüncesinin de aynı kavramlarla ilişkili bir itkinin sonucu olduğu belirtilmelidir. Bu nedenle sanıldığının aksine kamusal olanın tarihi yoktur. Her ne kadar iddialı bir önerme gibi görünse de, kamu kavramının barındırdığı öznelerden bağımsız yapısı düşünüldüğünde, kamusalın yazılmış olan ya da yazılmaya niyet edilen tarihinin teker teker kamuyu var eden öznelerle değil, kamuyu biçimlendiren iktidar odağıyla bağlantısının kaçınılmazlığı fark edilecektir. Kamu, onu oluşturan tekil bireylerin ortak adı değildir; kelime, onu tasarlayan iktidara vurgu yapar. Devletle kamunun sıkı ve ayrılmaz ilişkisinin birincil nedeni de bu olmalıdır. Dolayısıyla kamusal olanın tarihini yazmak demek, onu varettiği varsayılan bireylerin tekil jeneolojilerini yazmaktan ayrı bir şeydir. Kamusalın tarihi, iktidarın tarihidir.   
Bu noktadan hareketle, modernleşme sürecine paralel olarak iktidarın arka bahçesi olarak inşa edilen kamusal alanın belirişinden bahsedilebilir. Kamusallık her şeyden çok bir taraftan gözle, görmekle diğer taraftan görmemek, görmezden gelmek istemekle bağlantılıdır. Kamusallığın üretiminin meşruiyet ve otoriteyle ilişki süreçlerinin yeniden anlamlandırılmasıyla bağlantılı olduğu savunulabilir. Modern bireyin endüstriyel üretimin bir enstrümanı olarak en genel biçimiyle “sokak”la kurduğu ilişki, öncelikle, onun endüstriyel bir obje olarak tanımlanmasıyla bağlantılıdır. Sokağın kamusallığı onun müdahaleye açık doğasını tümüyle tersine çevrilmiş bir yapıya büründürür. Sokağın öznesi, en yalın haliyle, yapısal ağın görmek istediği olur. Tersi de doğrudur. Görünür olma talebiyle ...
Makalenin Devamı | Yorumlar
Yeni Dünya Düzeninde Çözülen Kentler Ve Kamusal Alan: İstanbul'da Merkezkaç Kentsel Dinamikler Ve Kamusal Mekan Üzerine Gözlemler
Cana Bilsel
P r o l o g
I.
Felsefeci Hannah Arendt “The Human Condition” (İnsanlık Durumu) adlı eserinde “kamusal alan” (“public realm”) kavramını, insanlar tarafından gerçekleştirilmiş, insan yapısı nesnelerden oluşan ve insanlar tarafından ortak olarak paylaşılan “dünya” olarak tanımlar. Bu dünyada birlikte yaşamak özünde bir nesneler dünyasını (“a world of things”) ortak olarak paylaşmak anlamına gelir. Kamusal alanı oluşturan bu dünya, tıpkı çevresinde toplanılan bir “masa” gibi, çevresinde oturanları birbirleri ile “ilişkilendirir”, ama aynı zamanda herbirinin özel alanını da bir diğerininkinden ayırır. Ortak paylaşılan dünya olarak kamusal alan, masa metaforunda olduğu gibi, bireyleri bir araya getirirken, aynı zamanda birbirlerinin üzerine düşmelerine de engel olur. Arendt’e göre kitle toplumunda, bu ortak olarak paylaşılan dünya –diğer bir deyişle kamusal alan- bireyleri bir araya getirme, onları birbirleriyle ilişkilendirme ve birbirlerinden ayırma gücünü yitirmiştir. Yazar, bunu bir masanın çevresinde oturan insanların ortasından masanın kaldırılmasına benzetir. Masanın kaldırılmasıyla, karşı karşıya oturan insanlar artık elle tutulabilir bir şeyle birbirlerinden ayrılmazken, tümüyle “ilişkisizleşmiş” de olurlar. (H. Arendt, 1969, s. 52-53)
Arendt’e göre konformist davranışın egemen olduğu kitle toplumlarında, kamusal alan özel alan tarafından işgal edilerek ortadan kalkar, bireyler kendi öznellikleri dışında farklılıkları görmez ve duymazlar. (H. Arendt, s. 58) Günümüzde kitle iletişim araçlarının özel alana girmesiyle birlikte kamusal alanın artık her yerde olduğu söylenebilir. Ancak, bu durumda kamusal alan ile özel alan arasındaki sınır belirsizleşmektedir. Mimarlık kuramcısı Christine Boyer’in “The City of Collectiv...
Makalenin Devamı | Yorumlar
İstanbul Ve Kamusal Alan
İnci Şahin Olgun, Bahar Aksel Enşici
Kent merkezi işlevlerini üstlenen mekânsal oluşumların Avrupa kentlerine göre daha yakın bir zamana tekabül ettiği ülkemizde kamusal yaşamın oluşumunun da kısmen benzer bir geçmişe sahip olduğu söylenebilir. Kamunun ortak çıkarı ve kullanımı için düzenlenmiş bu alanların sosyal, politik ve kültürel faktörlere bağlı olarak kente nasıl yerleştiği ve bilinenden farklı ne gibi hizmetleri verdiği detaylı bir araştırma konusu olabilir. Özellikle ilk belediyenin 1857 yılında, ticaret merkeziyle dünyaya açılan dolayısıyla batılılaşma için bir başlangıç noktası olarak görülen Beyoğlu’nda kurulduğu göz önüne alınırsa kamusal mekânların kent yaşamanın nasıl bir parçası haline geldiği daha iyi anlaşılabilir.
Öncelikle kadastro planlarının yapımına başlayarak kamu-özel ayrımına sınır getiren Belediye, umumi bahçeler yaptırarak ve hastane kurdurarak hizmetlerini kamusal alanlar üzerine inşa etmeye başlamıştır. Cadde-i Kebir’in farklı kültürlerden kentlilerin kaynaşmayı sağlayan mekânsal oluşumu ise bütün bu süreci biraz daha kolaylaştırsa da aynı zaman diliminde kentin geneli için benzer bir değişimden bahsetmek mümkün değildir. Özellikle kamusal alanın en önemli mekânlarından biri olan ‘meydan’ örneğini İstanbul üzerinden değerlendirdiğimizde bu durum biraz daha açıklık kazanır.
Türk kentlerinde ticari yaşamın daha çok kapalı mekânlarda geçmesi meydan gibi geniş açık alanların mekânsal gelişimine önemli ölçüde engel teşkil etmiştir. Kent planlamasının kamusal alanı dikkate alışı ise Cumhuriyet dönemine rastlar. Bu meydanlar, parklar gibi kentlinin bir araya geleceği açık alanların artık yeni kent kültürünün simgesi haline getirildiği bir dönemdir.
Açılan mimari yarışmaların sonuçları doğrultusunda uygulanan anıt meydanlar yeni reji...
Makalenin Devamı | Yorumlar
Arama :  
E-Posta  :
Şifre  :
 Üye Ol  Şifremi Unuttum
ANASAYFA
METROPOLİSTANBUL HAKKINDA
TEMA HAKKINDA
TEMA MAKALELERİ
KATKI SAĞLAYANLAR
- Cana Bilsel
- İnci Şahin Olgun
- Bahar Aksel Enşici
- Ersin Altın
İSTANBUL ARŞİVİ
- Kitaplar
- Tezler
- Süreli Yayınlar
 
 
Sponsorlar
 
www.yildiz.edu.tr www.arkitera.com www.iletisim.com.tr www.redbilisim.com
Bize Ulaşın Kullanım Koşulları    
Web Tasarımı