| Ner'de O Güzelim Ahşap Tekneler
|
| Eser Tutel
|
|
Ağacın suda batmayıp yüzdüğünü görmüştü ya insanoğlu, dereleri aşmak zorunda kaldığı zaman suya devirdiği büyük bir kütüğün üstüne bacaklarını açıp oturmakta gecikmemişti. Hem de, daha ata binmeyi akıl etmesinden çok çok önceleri... Bir süre sonra da kütükleri yan yana bağlayarak ilkel Salı meydana getirmişti. Derken büyük kütükleri oyarak ilk kayığı yapıp kıyıdan uzaklaşmış, diktiği direğe hayvan postlarını gerip yelken yerine kullanmıştı. Zamanla da yelkeni geliştirmiş, küreği bulmuş, dümeni icat etmişti. Baştan kıça omurgası uzanan, bunun üstüne postalar yerleştirilip çevresi yassı tahtalarla kaplanan daha büyükçe ahşap teknelerin yapılması ise çok daha sonraların işidir.
Ormanlardaki Ağaçlar, Gemi Olup Enginlere Açılıyor!
Tarih boyunca savaş gemilerinin olsun, ticaret gemilerinin olsun , hepsi ama hepsi, başından kıçına, direğinden dümenine, hep ahşaptı: Kristof Kolomb’un Yeni Dünya’nın egzotik adalarını keşfettiği Santa Maria’sı da, Osmanlı Donanması’nın Sıvastapol’u topa tuttuğu, dönemin en büyük savaş gemisi Mahmudiye üç ambarlısı da...
O zamana kadar gemiler, bilinen şey, ya forsaların hep birden çektikleri küreklerle gidiyordu ya da enginlerden kopup gelen rüzgarların şişirdiği sıra sıra yelkenlerle... Ama bu kadarı yeterli değildi insanoğluna... Dalgalara meydan okumak, şiddetli rüzgarlara karşı yol açmak için buhar makinesini, hem de icat edilişinden kısa bir süre sonra henüz yetersiz de olsa teknelere yerleştirerek, kürekten de yelkenden de kurtulmak istemişti. Gerçekten de zaman içinde küreklerin de yelkenlerin de yerini iki yanda beyaz köpükler çıkartarak dönen kocaman çarklar almıştı; sonraları da suyun içinde çılgın gibi dönen şeytan işi uskurlar... Ama teknenin kendi, yine hep olduğu gibi ahşap kalmı...
|
|
|
|
|
|
| İstanbul'un Kimlik Değişimi: Su Kentinden Kara Kentine
|
| Zekiye Yenen, Yalçın Ünal, Zeynep Merey Enlil
|
|
İnsan ve Kent
Kentleşme – kentlileşme politikası çerçevesinde sosyal davranış – fiziksel çevre etkileşiminin önemi bilinmektedir.
Hızlı ve denetimsiz nüfus artışı ve fiziksel büyüme sürecinde insan ve kent arasındaki bağlar kopmakta, kent hava / su / toprak kirliliği ile gerilim ve benzeri olumsuzluklar kaynağına dönüşmektedir. Bu olgu doğaya ve çevreye uyum süreci sonunda oluşturulan kentsel mekanların, dokunun yok olması, eşi bulunmaz doğal ve kültürel zenginliklerin yıpranması sonucunu getirmektedir. Standart tüketim toplumu kimliği de kentlerin yerel-kültürel yaşam biçimlerinin anonimleşmesi, yaşam çevrelerinin niteliksizleşmesi yönünde etkiler yapmaktadır. Bunun sonucu kentlilerin kente yabancılaşması, yaşadıkları çevreye duyarsızlaşmasıdır.
Yeni yerleşme ve gelişme alanlarında ya da değişmekte olan mevcut çevrelerde kent nüfusunun, kent kültürünün, kentsel yaşamın gereği olan, maddesel ve psikolojik gereksinimlerinin karşılanması gözardı edilmekte, yaşam çevreleri oluşturulurken kentsel donanımların sağlanması önemsenmemektedir. Oysa planlamada amaç insanlara içinde yaşamaktan haz duyacakları, fiziksel, sosyal, psikolojik özellikleri düşünülmüş çevreler sağlamaktadır. Kentin kültürel kimliğine, kullanıcıların sosyal ve psikolojik gereksinimlerine uygun, işlevsel ve estetik kaygıyla ele alınan planlamalar kısıtlı kaynakların ekonomik kullanımını da getirecektir.
Kültürel Çevre – Kent Kimliği
Dünyada iki kıtayı birleştiren noktada ve bir su engeli üzerinde kurulmuş tek kent İstanbul’dur. İstanbul’un önemi sadece kendi sınırları içinde değil, ülke genelinde etkili bir dünya kenti oluşundan kaynaklanmaktadır (Cansever, 1976:44).
Su kenarı yerleşmesi kimliğinin İstanbul’un gelişiminde ve makro...
|
|
|
|
|
|
|