| İSTANBUL'UN MODERNLEŞMESİ VE SİNEMA
|
| Mehmet Öztürk
|
|
“İstanbul’un orta yeri sinema” (Orhan Veli).
İstanbul’un modernleşmesi ile sinema, aşağı yukarı aynı dönemde ortaya çıktı ve sinema, İstanbul’un kültürel modernleşmesi ve gündelik yaşamın estetize edilmesinde bir rol oynadı. Sinema, “Batı” kentlerinden sonra birkaç yıl içinde “Doğu” kentlerinin de kültürel modernleşme süreçlerine eşlik etti ve Ortadoğu kentlerindeki -İstanbul, Kahire, Tahran, Beyrut, İskenderiye...- toplumsal deneyimlere yeni yönler kattı. İstanbul ve diğer Ortadoğu kentlerinde sinema, “üst tabaka”lardan geçerek “alt tabaka”lara yayılırken, “Batı” kentlerinde şaşırtıcı bir biçimde önce alt tabakalarda ilgi gördü ve 1910’lardan itibaren orta sınıf ve burjuva çevreleri tarafından kabul edildi. “Batı”dakinin tersine İstanbul’daki sinematografik deneyim, hemen hemen 1950’lerin sonlarına kadar zengin ve kentli kesimin bir ayrıcalığı gibiydi. Batı kentlerinde sinema, diğer gösteri sanatlarına (tiyatro, opera, bale...) göre “küçük insanlar”ın eğlencesiyken, İstanbul’da “büyük insanlar”ın bir “Frenk eğlencesi”ydi. Batılı bir fenomen İstanbul’da, “zengin”, “şık” ve “kibar” olanla yine özdeşleşmişti. Zaten saray ve konaklardaki ilk gösterimlerden sonra sinema, zengin olan “azınlıklar”ın mekânı Pera’da gelişti. François Georgeon ve Paul Dumont gibi Fransız tarihçiler de, Pera -ve Galata’nın- aşırı “Batılılaşma” sürecinden söz ederken, bu bölgenin Batı fikirlerinin, etkinliklerinin ve uygarlığının “ileri karakolu”na dönüşmesini ve geçici güzel bir dönem olan bu modernleşme biçiminin dar bir seçkin kesime yarar sağladığını ortaya çıkarmışlardır(1). Peralılar, “Binbir Gece Masalları” ile Paris taklidi bir “dekor” altında Batı’ya özgü olan “Oryantalist” bir “Belle Epoque” (Güzel Çağ) yaşıyordu. Ama Pera, zevkû-s...
|
|
|
|
|
|
| 1923–1950 YILLARI ARASINDA TÜRK SİNEMASI VE İSTANBUL
|
| Zarife Öztürk
|
|
Çalışmamda bu dönemde çekilen filmlerden genel olarak bahsetmekle birlikte, özellikle 1939 (bazı kaynaklara göre 1940) yılında çekilen iki film üzerinde duracağım. Bu filmlerden ilki olan Muhsin Ertuğrul’un Şehvet Kurbanı bize Cumhuriyet döneminde İstanbul’a bakış hakkında bilgi verirken, Faruk Kenç’in Yılmaz Ali filmi Türk sinemasında sonraki yıllarda karşılaşacağımız bir çok mekanı önümüze getiriyor. Her iki film de, çekildikleri dönemlerdeki filmlerle ortak önemli bir özellik taşıyor: Bu filmlerde İstanbul, düzenli, her şeyin tıkır tıkır işlediği, yaşamaya değer bir kent.
İstanbul’u sinema yoluyla incelemeyi tercih etmemin altındaki neden, kent ve sinema arasında bir çok ortak nokta oluşu. Serge Daney: “Sinema kente ait bir olgudur. Kentten önce varolmamıştır, kentten daha uzun süre yaşamayacaktır. Sinema ve kent arasındaki, ortak bir noktadan öte, ortak bir kaderdir” diyor (Kruth içinde 1997:70). Baudrillard’ın kent ve sinemaya ilişkin düşünceleri ise şöyle: “Sinema dışarıda kentin her yanındadır. Amerikan kenti ise sanki sinemadan çıkmış gibidir. Onun sırrını anlamak için kentten başlayıp beyazperdeye geçmek yerine, beyazperdeden kente doğru yol almak gerekecektir” (Clarke içinde 1997:1-3).
Bunlara ek olarak Architecture and Film (Mimari ve Sinema) kitabının editörü Mark Lamster, yazdığı önsözde, mimari ve sinema arasındaki ortak noktaları özellikle vurgulamış: “ Bu iki sanat dalında da sentez çok önemli rol oynuyor. İşbirliği ve uzlaşma, iki dalda da, istisna değil, kural…” (Lamster 2000:1–10) lamster daha sonra bu iki sanat dalının birbirleri ile olan alışverişinden de bahsediyor. Lamster’a göre, yönetmenler mimariyi sinemada sahneyi kurmak, konu ve karakterlerle ilgili bilgi vermek için kullanıyorlar. K...
|
|
|
|
|
|
|