Metropolün Ürettikleri: Gündelik Yaşamda Ürettiklerinin Birikimi
 
   
Metropol İstanbul
Metropolün Ürettikleri: Gündelik Yaşamda Ürettiklerinin Birikimi
Konuşmacı: İhsan Bilgin, Semih Sökmen
Moderatör: Ebru Omay Polat
   

Ebru Omay Polat: Hepiniz hoş geldiniz. Bugün, İletişim yayınlarıyla Metropolistanbul grubunun üçüncü toplantısı. İlk kez gelenler için biraz bilgi vereyim: Daha önceki toplantılarda önce metropolün günlük yaşamda ürettikleriyle ilgili temel bir konumuz vardı, bu bağlamda ilk toplantımız dergiler, ikincisinde ise kültür mecraları ele alındı ve tartışıldı. Bugünkü toplantımızın konusu da metropolün günlük yaşamda ürettiklerinin birikimi. İki konuşmacımız var: Prof. Dr. İhsan bilgin ve Semih Sökmen.

İhsan Bey şu anda Bilgi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi dekanı ve aynı zamanda mimarlık tasarım yüksek lisans programının koordinatörü. Semih Bey de Metis yayınlarının kurucu ortağı ve edebiyat metin editörlüğü yapıyor.

Bugün ele alacağımız konu, her iki konuşmacının da yayın dünyasıyla ilişkisinden yola çıkarak; Metropolle ilgili üretilen yazıların, tezlerin, kitapların birikimi; bu birikim nasıl ortaya çıkıyor? Nerelerde birikiyor? Biz bu birikime nasıl ulaşıyoruz ya da ne kadar ulaşabiliyoruz? Bizim çalışma grubumuz için de çünkü biz İstanbul metropolünde yapılan çalışmaları bir araya getirip çalıştığımız zaman birçok yayın evinin; mesela internet sayfasında nerden bilgi alacağımızı bilemiyoruz ya da tezlerle ilgili birçok eksik var. Tezlerle ilgili sorunlarımızı yapılan tezler ve birbirini tekrar eden tezler oluyor, kentle ilgili. Bunların bir arada bulunduğu gerçi bir YÖK sayfası var ama orada da tam olarak takip edemiyoruz. Yani büyük bir birikim var elimizde ama bunu kullanabiliyor muyuz? İlk sözü İhsan Bey’e bırakıyorum.

İhsan Bilgin: Ben çok uzun tutmayacağım, kafamda çok uzun bir çerçeve var da bunları burada özet geçeyim. Bitirdikten sonra belki ortak bir konuşma yapabiliriz, sohbet yapabiliriz diye düşündüm şimdilik, katılımcıların niteliğini görünce hem de sayısını görünce. Şöyle bir iki yönlü bir şey, iki taraftan çalışan bir şey yapmak istiyorum. İstanbul merkezli yapmak istedim bu konuşmamı, İstanbul’u ortak alarak yapmak istedim. İstanbul’un hem çok spesifik tarafları var bir metropol olarak ama bir yandan da başka metropollerle paylaştığı taraflar da var, oradan hareket edeceğim. Yani İstanbul’un görüntüsünden hareket edeceğim, paylaştığı ve farklılaştığı yanlarının da belki kısmen daha sonra konuşmalarımızda üstünde durabiliriz ama onun üzerinde odaklanmayacağım. Daha çok odaklanacağım şey, birinci üzerinde durmak istediğim şey, İstanbul’un değişimi; İstanbul nasıl bir değişim gösteriyor, bir metropol olarak? İkincisi: Bunun algılanışı, ifadesi, gösterdiği değişim nasıl bir ifade oluyor, nasıl algılanıyor? Ve de üçüncü kademesi, yani aldığı bir şey; bunun ifadesi ikinci bir kademeydi. Üçüncü bir kademe de bunun derin dünyasındaki temsili ne ölçüde oluyor. Bunlar hakkında bazı şeyler söyleyeceğim, daha sonra tabi tartışabileceğimiz şeyler bunlar. Şimdi bir kere İstanbul’un değişiminden bahsedecek olursak; öncelikle İstanbul’un kendisi nasıl değişiyor diye bakarsak; şöyle bir tespit; bildiğiniz şeyler ama bir daha altını çizmekte fayda gördüğüm bir şey bu, zaman zaman çünkü ucunu kaçırabiliyoruz, bunları belki söylediğimde hiç birinize yabancı gelmeyecek. Her zaman gözünüzün önünde bulunmayabiliyordur. Hatta bunlar zaman zaman bu iki söyleyeceğim şey birbirlerine karşıt olarak da algılanabiliyorlar. O da şu: bir taraftan iki çark birden dönüyor gibi geliyor bana. Birinci çark, İstanbul’un çok evrensel ölçekli, bütün dünya metropolleriyle erken gelişmiş metropollerle de paylaştığı belli modernleşme endikatörleri. Nüfusun artması, köylülükten çıkanlara barınak olması, onları barındırması, bunlar kentleşmiş olabilir veya bizim ölçülerimize normatif değerlerimize göre yeterince kentleşmemiş olabilir, ama her halükarda artık köylü olmadıkları kesin. Öte yandan nüfus kombinasyonları, demografik değişimler, çalıştıkları işler, hayatı algılayışları, hayat içindeki davranışları itibariyle oldukça genel modernleşme endikatörlerini tartıya vurduğumuzda birçok dünya metropolüyle; gelişmiş, gelişmemiş, erken gelişmiş veya geç gelişmiş bunları paylaşıyor, yani buradan baktığımızda aslında enteresan bir şey var. Kentleşmenin, modernleşmenin sanki kaçınılmaz kuralları varmış gibi bir durum var. Ben bundan yana doktora tezimden beri çok uğraşıyorum. Aşağı yukarı ilk 50 yılında filan bu büyük metropoller dramatik bir nüfus artışı yaşıyorlar. Oranları bile birbirlerine çok yakın oluyor. Dört ile beş katla, yedi sekiz kat arasında nüfusları birden bire patlıyor bir elli sene içinde. Ondan sonra doğurganlık oranları birbirine çok yakın bir şekilde düşüyor. İnsanların iş bulma oranları, çalıştıkları işler, kentleşme ekonomisi açılarından baktığımızda aslında herkesin dünyada değişmeyen bir şey var gibi; 200 yıldır bir çok şeyde bütün bu endikatörleri turnosol kağıdı gibi tutuyorsunuz, hepsi birden tutuyor. Bu anlamda bir klasik sosyolojinin normlarına gayet uygun bir gelişme oluyor. Tabi bu gecikmiş sorunları yaşayarak, erken modernleşmiş metropollerin imkânlarından doğan sınırlı imkanlarla, onları şu veya bu şekilde telafi ederek kendi gelişmesini sürdürüyor. Klasik sosyolojinin bakışlarıyla görebildiğimiz şeyler bunlar. Fakat ilginç taraf şurada; hayat durmuyor dünyada. Dünyada bir ülkenin veya bir metropolün gelişmesi kendi iç dinamikleriyle, kendi hafifliği içinde gerçekleşmiyor. İçinde yer aldığı dünya da daha büyük bir değişim içinde oluyor ve iki şey birden yaşanıyor: Hem o genel trendleri tekrarlıyor, ama öte yandan bu genel trendleri tekrarlarken, onu emin koşullar altında tekrarlıyor. Yani en iyi örnek şimdi bu demin söylediğim endikatörler açısından bu ilk kuşak modernleşmeyi yaşayan Avrupa ve Amerika metropolleri bunu 19.yy da yaşıyorlarsa, 19.yy da mesela trenin olduğu bir koşulda bunu yaşıyorlar. Tren var, başka bir şey yok araç olarak. Kent içi ulaşımında raylı sistemler var böyle yaşıyorlar. Ve 20.yy a değiniyoruz. 20.yy ın ikinci yarısında bu trendi yakalayan bir metropol aynı şeyleri aynı anları, aynı endikatörleri bu sefer otomobille yaşamaya başlıyor. Tabi kolay olsun diye bir şey söylüyorum. Yani siz bunu sürdürebilirsiniz. Bunun yanına o dönemde dünyaya fırlatılmış, atılmış; çeşitli aletler, ilişkiler, yeni ortaya atılmış kurumlar, bunlarla birlikte yaşanıyor kuşkusuz. Ama bu ikisi birbirini ortadan kaldırmıyor.

Bunları niye tekrarladım? Aslında bu bildiğiniz şeyleri neden tekrarlıyorum? Çünkü zaman zaman iki şeye karşı konuşmayı seviyorum: İstanbul’u çok spesifik olarak görenlere karşı, İstanbul’un yaşadığı da yaşadıklarından farklı değil demek istiyorum. İstanbul’un yaşadıkları aslında her şeyle aynı diyenlere karşı da bulunan spesifik taraflarını göstermek iyi oluyor. Tabi mesele her konuşanın karşısında başka bir şey demek değil de, bir gelişmeyi iki karşı taraftan birden çalıştırarak, zaten öyle çalıştığını düşündüğüm bir şeyin dilini de bunu uygun kurma. Bir dil daha kurulduğu, konuşmaya başladığı anda bu iki tarafı birden gözeten bir dil içinden konuşmaya başlama, iki tarafında heyecanıyla öbürünü törpüleyecek kadar, öbür tarafın heyecanına kapılmaması gerektiği.

Bunlar genel şeyler. Son yıllarda yaşadığımız gelişmelere bakarsak, özellikle son beş on yıla kadar uzatabilirim bunu ama son beş yılda daha belirginleşti, İstanbul’un nedenlerini çeşitli şeylere bağlayabileceğimiz çok özel bir durumu olmaya başladığını görüyorum, yeni algılıyorum. Dünya içinde, özellik demiyorum buna ama bizim içinde yaşadığımız şeyde eskiye göre beş ile on yıl öncesine göre çok ciddi bir değişim var, onu da şöyle ifade edebileceğim; İstanbul dünyadan çok ilgi görüyor. Benim kuşağımın hiç beklemediği kadar, hazırlıklı olmadığı kadar. Biz gençliğimizi, orta yaşımızı böyle ilgi göreceğini düşünerek, umarak yaşamamıştık. Benim için mesela çok sürpriz oldu. Yani hak etmediğini düşünmüyorum, tamam eskiden hak ettiğini de düşünüyordum olmuyordu, şimdi o kadar da hak etmediğini düşünüyorum ama oluyor o ayrı bir konu benim ne düşündüğüm, ama en azından beklemiyordum bunu. Çok gençler belki bunu bilmeyebilirler ama biraz daha, benden bir çeyrek veya yarım kuşak sonra gelenler de demek istediğimin ne demek olduğunu anlayabilirler zannediyorum. Şimdi oradaki ters köşe şurada oldu: Bu klasik sosyolojinin aşamaları var, bu aşamalar geçiliyor, her yer de bunlar yaşanıyor diyenler açısından, sadece aşamalı perspektifle bakanlar açısından bu çok beklenmedik bir şey çünkü onların bir şey beklemesi için, bir metropolün, ilgiyi hak etmesi, parayı hak etmesi, kültürü hak etmesi için aslında belli bir düzeye ulaşması gerekiyor. Aslında o da ayrı bir paradoks bir türlü oraya ulaşılamıyor. Siz nereye giderseniz öbür tarafta başka bir şey kaçıyor gibi oluyor. Her neyse, o perspektif çok önemli değil ama yinede “bu nasıl oldu ?” diye bakıyorum. Bunun cevabını da çok iyi bildiğimden değil ama şöyle bir çatışmanın; burada İstanbul’un kendi iradesinden bağımsız, İstanbul’u yönetenlerin, İstanbul’un kültür insanlarının, aydınlarının, öncülerinin şunun bunun iradi çabalarından bağımsız olarak, onları aşan bir şekilde şu çelişkiye borçlu olduğunu düşünüyorum: ancak o gelişmeci perspektifin sınırlarının olduğu yerdeki çelişki. O da şöyle bir şey: bu iki gelişme trendi arasındaki uyuşmazlıklar ve önce “şu olacak”, “sonra bu olacak”, “bize önce şu lazım”, “alt yapı yok, onun için üst yapıda gelişmiyor” gibi şeyler tam tersine bu uyuşmazlıkların İstanbul’un dünyadaki algısında; ki kendinde de bir güven anlamına geliyor bu algı, bizim tarafımızdan da geri dönülerek hissediliyor, bir sıçrama yarattığını düşünüyorum ben. Hemen şunu söyleyeyim: mesela 1970’lerde ben öğrenciydim. Bu konut meselesi yine o zaman çok uğraştığımız bir şeydi. Ve kent literatürüyle de ilgileniyorduk. Üçüncü dünya o zamanın tabiriyle. İkinci dünya varken onun adı üçüncü dünya idi. Şimdi ikinci dünya aradan kalktığı için ona iki demek anlamını yitiriyor. Her neyse o zamanın üçüncü dünyası diyelim. Bunlarda normal erken gelişmiş ülkelerden farklı, konut üretim süreci, bunun ortaya çıkardığı yaşama biçimleri ortaya çıkıyordu. Dünya literatürü oluşmaya başlamıştı 60’ların sonunda, 70’ler de Güney Amerika, Asya’nın bir bölümü hatta kısmen Kuzey Afrika’yı da içine alan bir şekilde enformel sektörlerin yani ürettikleri şey üzerine ve bunlardan bir alternatif arayanlar, dünyadaki bu birinci dünyanın gelişmesi içindeki arayışlardan hayal kırıklığına uğramış olan bir takım muhalif sesler buralardan bir şey çıkabilir mi diye arıyorlardı. O zaman benim dikkatimi çekmişti hatta sinirlendirmişti. Neden Türkiye burada hiç şey olmuyor diye. Kendimizi çok önemsediğimden değil ama Türkiye’nin de bu gecekondulaşma sürecinin çok kendine özgü platformlarda tezleri filan da, bunu da katarak yaptık. “Niye bu konuda kimse ilgilenmiyor?” diye düşünüyorduk. Bunun cevabı o zaman “biz kendimizi tanıtmayı bilmiyoruz”du. Ben o açıdan bakmıyordum. Böyle bir olgu var, neden bu dünyanın dikkatini çekmiyor? Niye bunun üzerine gidilmiyor? diye düşünüyordum. Fakat bugün geldiğimiz nokta da çok ilginç. Ben tabi bir turizm kültüründen dolayı tanımıyorum ama dolaylı bir gözlemimiz var ama daha çok kendi içinde bulunduğum yabancı uyruklularla filan ilişkilerimiz çok sıklaştı bu arada. Bunun bizim kabiliyetimizden olduğunu zannetmiyorum yani gelip arayıp buluyorlar. Bundan 20 sene önce ilk akademisyen olduğumda, yabancı uyruklularla iş yapmaya kalktığımızda hep İstanbul tarihinden ibaret bir yer değil,19.yy.dan ibaret bir yer değil. Burası ciddi bir yer; metropolü var, bir enerji var, bir dinamik var bunları anlamak lazım derdim. Bunu benim anlatmam gerekirdi ve dinlerlerdi de. Oralara giderdik, gösterirdik fakat kendiliğinden bir şey yoktu. Onları ilginç vakalar olarak dinliyorlardı. Fakat bugün gelinen nokta çok enteresan. Daha talep gelirken tarih talebiyle gelmiyor sadece, tabi tarih her zaman İstanbul gibi bir yerde çok önemli ama tarih talebi sadece gelmiyor hatta çoğu zaman öncelikli olarak bile gelmiyor. Doğrudan doğruya biz bugün modern İstanbul merkezleri diyebileceğimiz, işte bu gecekondudan dönüşme şeyler gibi yapma semtleri, bunun yarattığı imajlar, daha derin araştırmalar veya daha yüzeysel görüntüleri imgeleri, buralardaki hayat bunlar doğrudan doğruya bir konum haline geldiğini gözlüyoruz. Bu bana çok ilginç geliyor çünkü, o ilk üçüncü dünya yapılaşması, imar süreçleri konu olunca o ilk dalga literatürde yerini bulmayan bir ikilinin bugün çok ciddi bir şekilde, bugün bu tür bir literatür merkezi bir şekilde yok. Tamamı bir metropol literatürünün içinde yer alıyor belki artık birinci dünya üçüncü dünya ayrımını da tam olarak oradan alıyor ama yinede bunun içine atılmış bir şey olduğunu düşünüyorum. Ve işin ilginç tarafı batılılarla ilişkimiz olduğunda batılı rasyonel bir Protestan adabı ile programların hiçte öyle bir zamanlar zannettiğimiz gibi, böyle bakıp da orda bir batı normu arayıp da onu bulamayan “oryantalist” dediğimiz insanlar gibi bakmıyorlar. O iyi eğitimli, Protestan bakışları onların şeyini vermiyor. Gerçekten askıya alındı yine. Bunda tabi bütün sosyo-enerji öğelerinin, son yirmi yıldaki daha genel entelektüel gelişmelerin de çok payı var. Dünyadaki o eğitim algısı filan çok değişti. Hakikaten oraya bakıp çok ilginç tespitler yapabiliyorlar. Biz de çok tartışmalar yapıyoruz. Bazen bizim göremediğimiz bir şeyi dışardan bakmanın yeni karşılaşmanın bakışı ile daha ilginç gözlemleri olabiliyor buradan da bir takım çalışmalar yayınlar üreyebiliyor. Tabi bu işin bir boyutu. Bunun ötesinde boyutları da var. Aklıma ilk gelen, daha iyi örneklerde verilebilir ama Fatih Akın‘ın filminin temsil ettiği İstanbul; İstanbul’un küçük bir kısmını temsil ediyor. Bunu paranteze alarak; Beyoğlu ağırlıklı bir yer, biraz Kadıköy’de var galiba, bir iki boğaz filan var ama o büyük İstanbul, o derin İstanbul ya da yüzey İstanbul, oralar çok alınsa bile bir şekilde İstanbul’un merkezi bir temsili var. Beyoğlu’nu çektiği zaman, temsil ettiği zaman Beyoğlu’nun içindeki Cihangiri göstermiyor aslında. Beyoğlu’nun içinde temsil edilen bütün İstanbul olabiliyor. Uluslararası bir bakışla bakıyor ve orada hakikaten bizim hayal etmediğimiz bir temsil gücüyle İstanbul’un bir enerjisini, ben onu çok önemsiyorum; birçok şeye dönüşebilecek bazen hatta tehlikeli şeylere de dönüşebilecek bir enerjisini orada bize temsil ediyor. İşin iyi tarafı sadece bize temsil etmiyor, devamlı İstanbul ile yatıp kalmış, yaşamış insanlara. Bir insan sıradan film seyretmeyi bilen birisi, hiç İstanbul ile ilgilenmemiş olsa da onu gördüğünde hemen algılayabileceğini düşünüyorum. Tıpkı “Çingeneler Zamanı” gibi. Bu temsil gücünün orda da olduğunu düşünüyorum. Festivalleri biraz genişleteceğim(İf İstanbul ve bienalin geldiği nokta) bu bakımdan çok tesadüf görmüyorum. Bunu sadece övmek için söylemiyorum. İf İstanbul’un ve Bienal in dünyada bir şey olduğunu biliyorum. Sanat çevrelerinde önemli. Almanya’daki bir sanat panayırı veya ortamı mı daha önemlidir İstanbul’daki mi, bu çok tartışmalıdır. Biz onları geçtik, geçmedik şeyini bile unuttuk, bunun içinde yer alıyor. Peki, buradaki bir çok ortam; mesela “kültür başkenti” hikayesi. Bu benim kişisel olarak çok önemsemediğim bir şey. Daha bizim alanımızda bir sürü mimarın burada proje yapmak için can attığını beş sene öncesine kadar duyuyordum artık biliyorum da. Karşılaşıyoruz. Buraya geliyorlar, oturuyorlar, burada iş yapmak istiyorlar. Bunların hiçbirisi para ile açıklanamaz bence. Çünkü tabi ki bir mimarın, bir işi almasının arkasında para vardır ama o insanlar zaten dünyanın her yerinde iş alabilen insanlar, o işi almazsa öbürünü alacak bir tane daha almak onun hayatını da değiştirmeyecek. Fakat yanıp tutuşuyorlar İstanbul’da bir iş yapacağız diye. Bu çok düşünülmüş bir şey de değil, İstanbul’da bir iş yapalım hayatımız değişsin de demiyorlar ama geliyorlar burada olmayı seviyorlar burada bir iş yapmak istiyorlar. Dolayısı ile böyle bir şeyin hiç de sıralı olmayan, hiç de önceden kestirilemeyecek, hiç de gelişme mantığı silsilesinde herhangi bir kurguyla açıklanamayacak, ama bunu bir yandan da tabi söylememe gerek yok, sizlere hiç söylememe gerek yok, İstanbul’un ne kadar büyük çelişkiler yaşadığını bazı eski tampon mekanizmaların ortadan kalktığını yeni büyük çatışma potansiyelleri olduğunu biliyoruz. Bunlar da bir yandan büyüyor. Çok fazla sorun oluyor ve sorun olarak çokça ilgi oluyor. Üstelik bu ilgi bizim klişelere ilgi diyebileceğimiz bir şey de değil. İstanbul’un çeşitli manzaraları çirkin diyebileceğimiz, kötü diyebileceğimiz, değişmesi gerekli diyebileceğimiz birçok şey aslında o ilgiyi bir yandan arttırıyor. Ayasofya’dan daha çok arttırdığını düşünüyorum mesela bir yandan Ayasofya’nın durması da buna katkıda bulunuyor ama garip bir sinerji oluştuğunu düşünüyorum. Şimdi bunu bu kadarla kesmiş olayım daha çeşitli gözlemlerle tartışabiliriz bunu ileride sizin de katkılarınızla.

Şimdi kitap meselesine gelirsek; kitap, kaynak, tez filan yazılı literatür ise bugün konuşacağımız literatür, orada da şöyle bir tespit yapmak istiyorum. Mesela, Türkiye’nin hakikaten; bunu birinci taraftan bir gelişme trendi olarak söyleyebileceğimiz bir gerçeği var. Biz hayatımızın içinde yani, bizim kuşağımız şey devrini yaşadık. Gençken, okumaya meraklı insanlarken bizim karşımıza çıkan çok çetin bir literatür vardı. Şöyle de denebilirdi; önce şu kitap okunacak sonra bu okunacak onlar kendi içinde biraz zorlama gibi filan Türkçe’ye çevrilmişleriyle de düşünebilirsiniz biraz yabancı dil biliyorsanız ki onu izlemek kolay değildi internetten getirebildiği için dışardan kitap taşıyordum. Yani önümüzdeki kaynakça gözümüzün önündeydi. Hiçbir zaman onu süreli okumuş olmuyorduk ama onu kaçırdığım zaman bunu okuyayım bir kitap daha çıktı şunu da alalım, böyle bir şeydir metis yayınları da artı iletişimde, her ikisi de buna katkı yapmış bir şeyler olarak bunu çok genişlettiler ama sırf onların yaptığını kastetmiyorum. Çünkü onlar eninde sonunda çok titiz çeviriler yapıyorlar, çok titizlikle yayınlıyorlar bununla sınırlı kalamazdı bu. Daha geniş bir bilgi olacaktı. Çok kötü çeviri çıktı mesela. Ancak metis yayınlarının varlığı; çok kötü yüz tane çeviri kitabın içinde mesela beş tane de metis yayını duruyor, iletişim tarafından. Tarih vakfında da başka türlü. Yani demek istediğim hepsi birden kaliteli olmuyor bir sürü kalitesiz olursa arada olur ama bu kalitesizler de şöyle bir şey; Foucault’tan örneğini vereyim: bunlar mahvoldular. Bu adamların bizden sonraki kuşaklar tarafından anlaşılma ihtimali tamamen yitirildi. Bir daha bunlara dönülmeyecektir herhalde. Ama bu iki örnek sadece bunun gibi bir sürü anlaşılmaz; gerçeği anlaşılmaz olduğu için değil, onlar belki doğru metinler ama o dünyaya girerseniz kavrayacağınız metinler, hangi dünyaya girerseniz girin kavranılacak şekilde ama isim olarak dolaşmaya başladılar. Şimdi bu kanaldan baktığımızda aslında bizim otuz sene önce göremeyeceğimiz, hayal bile edemeyeceğimiz en azından oyuz sene önceki şey mantığı değişmedi: önümüzde ilgilenebilecek, okunabilecek, az çok sıraya konabilecek bir kaynakça var. Bu tamamen siz Türkçe’ye baktığınızda bile her taraftan dağılabileceğiniz girdiğiniz anda anlaşılmaz ama bir şey oluştu, bundan bir şeye baktığımda toplum bilim, yani sosyoloji diyebileceğim bir literatür zaten bu işin öncülerindendi. O bizim bakıp da bunları okumak lazım diyerek bir sıraya koyabileceğimiz literatürün en büyük kısmında genişletilmiş anlamıyla sosyoloji; daha kapsamlı bir müfredattan bahsetmiyorum, bir de ekonomi vardı. Edebiyatı ve edebi metinleri hiç saymıyorum. O ayrı bir kanaldan girerdi ama biraz bilim diyebileceğimiz bir şeydi. Sosyoloji ve ekonomi ağırlıklı bir şey vardı. Biraz tarih bunlara da bulaşmıştı, sosyoloji tarih karışımı, ekonomi tarihi karışımı, bir takım klasikler bunun içindeydi. Mesela kent diye ayrı bir literatür hiç yoktu. Ve bu gelişmenin içinde tabi bunlar da çok çeşitlendi. Ekonomi ve sosyoloji o zamanlar dünyada tuttuğu yeri de tutmamaya başladı. Onlar da kendisinden sınırları da epeyce genişletip başka şeylerle birlikte alınır oldular. Ve baktığımda, postmodern diyebileceğimiz, modern sonrası toplumu anlamamız için önümüze çeşitli kılavuzlar çıktı. Çeşitli kılavuzlar; bir tane kılavuz demiyorum çünkü hepsi başka yerlere doğru gidiyorlar ama çeşitli öbekler yapabileceğimiz; belki de daha akademik çabayla; algıyla değil, yapabileceğimiz bir takım öbekler oluştular. Bunu toplum için söylüyorum. Bir yerden sonra kent nedir diye baktığımızda çok teknik bir bakış açısıyla bakmıyorsanız bir mimar gibi bakmayıp, biraz daha gevşetip bakıyorsanız aslında bir yerden sonra modernleşmiş anlamıyla kentle toplum burada özdeş şeyler oluyorlar. Çünkü modern toplumlar sonuç olarak kentlerde ve metropollerde yaşıyor. Dolayısı ile toplum olarak farklı lehçeleri ile anlamaya çalışan literatür içinde bir ayrışma oluşmaya başlıyor. Bugün mesela, David Harvey Türkçe’ye çevrildi. Bunlar şimdi bizim bir toplumu mu anlamamız için oluşturulmuş kaynaklar mıdır, yoksa kenti anlayacağımız kaynaklar mıdır? Biraz karışık. literatürde de öyle aralarda duruyorlar. Yıllar sonra o eski dünyadan bir ses geldi bunu da Ayrıntı çevirdi bence çok büyük bir şey yaptı. Hala şöyle bir gözden geçirdiğim de çok hoşuma gitti. Bu tür şeyler var ama bunun içinde bir metropolün birikimini belli alanlarda kategorize etmek, mesela akademisyen olarak önceliğimiz Türkçe literatür üzerinden yönlendirmek, İngilizce kaynağa başvurmadan epey güç duruyor. Hadi o kaynakçayı müfredat şu bu onlardan çıkaralım. İstanbul’u anlamamız için şurasından burasından yeterli bir külliyat var mı? Sonuna kadar anlamasak da İstanbul’un hak ettiği külliyat var mı? diye baktığımda bu konuda da epey zayıf olunduğunu görüyorum. Bu dünyanın bir parçası olarak, görsel kültüre göre epeyce daha zayıf olduğunu düşünüyorum yazılı kültürün bu anlamda. Burada hemen tezlere gelelim. Burada akademik dünyanın da gelişmeler yaşadığını düşünüyorum ama mesela bu kıvraklığı gösteremediğini düşünüyorum. Burada genel olarak devlet okullarının hantallığının, yeni kurulan üniversitelerin, vakıf üniversitelerinin genellikle projesiz kurulmalarının önemli payı olduğunu görüyorum. Kişilerde enerji görüyorum fakat kurumsal enerji yok. Mesela hemen tez meselesine geleyim. Tabi ben daha çok mimarlık ve kent planlama alanındaki tezlerden bahsediyorum, çok fazla boşa gittiğini düşünüyorum; yani yapılan tez sadece mastır yapmak için yapılmış oluyor. Hem yapanın gözünde öyle olmuş oluyor, hem onu üretenin gözünde hem kurumun, hem yönetmen; öğretim üyesinin gözünde öyle olmuş oluyor ki öyle önemsediklerinden değil çok özel tipler hariç hiçbir gerekçe olmadan sırf bir şey yapmak için bir şeyler yapmak istemem. Ben biliyorum, mastıra gelenler bir şeyler yapmak istiyorlar, gelirken orda bir şey daha öğrensin ürettiği bir şey daha olsun istiyor. Hoca genellikle çok artık ununu elemiş tipler dışında bir şey yapmıyor, kurum neden bir şey yapmak istemesin? Ama bu yapılamıyor yani, kağıda kaleme dökülemiyor aslında bu enerji. Üstelik bu kadar artış literatürün içinde. Sadece Türkiye literatürünü kastetmiyorum, dünyadaki literatüre artık bu kadar kolay ulaşılabilirken bu kadar kolay getirilebilirken, artı çok daha fazla kişi çat pat da olsa İngilizce bilirken. Eskiden çok daha azdı. İnternet kullanmak dolayısı ile de bir İngilizce alışkanlığı var yani bugünkü İngilizce bilme oranı bizim okuduğumuz zamanlara göre çok daha fazla. Buna rağmen oradaki hızlı kültürün çok ciddi bir patinaj içinde olduğunu düşünüyorum yani tezlerin çok büyük bir kısmı kendi pratiği için, o iş için üretiliyor. Orada epeyce bir problem olduğunu düşünüyorum ve yazılı temsil araçların bu enerjiyi dile getirmekte epeyce yaya kaldığını düşünüyorum. Bunu kendi pratiklerimizde de görüyoruz. Orada düşünmeye başlamak gerekiyor. Ben bunu en çok orda yaşıyorum, tamam bir takım ilgilerimiz var; bazı tarihsel bilgilerimiz, bazı teknoloji kurumlarımız var. Güzel, bunları kullanamayarak bir şeye bakma gibi, bunları alet olarak kullanarak bakıp hepsi oluyor fakat her yere hayretle bakıyoruz. Benim İstanbul’da dersim var. İngilizlerle de yaptım. Bunda şunun da payı var: İstanbul’un değiştiği çana yetişememek işin iyi bir tarafı, o kaçıyor ama öbür tarafı da var; biz de ona yetişemiyoruz. Daha kıvrak daha enerjik bir şey olabilirdi diye düşünüyorum. Evet, bu kadar söylemiş olayım sonra hep beraber tartışırız.

Semih Sönmez: Teşekkür ederim davet ettiğiniz için beni buraya. Şimdi ben kente ya da mekan çalışmalarına biraz daha şahsi dolayısı ile söyleyeceklerimden çok saptadığım bazı düşünceler olacak. Ama İhsan çok iyi bir noktaya geldi çünkü benim değinmek istediğim, anlatmak istediğim şeyin de başlangıcı oldu. Olmayan neden olmadı? Ya da karşılaştırmalarını ama bir taraftan da bir an böyle insan karşılaştırmalı olarak görmeyi; Avrupa’nın kültür ortamında yavda ABD’nin kültür ortamında, orada kurumların oluşturduğu literatür kabarık olsun, çok daha avangard, yenilikçi olsun dev bir yapıt varmış gibi. Bir şeyi itiraf edeyim kitap yayıncısının bu manzara karşısındaki pozisyonu aynı böyle ara sıra ilgiyle alıp kitaplığa attığımız kitaplar karşısında onları rahat rahat okuyamamaktan sanki biraz sürünür gibi aynı dünya kültürü de insanın üstüne üstüne geliyor. Çünkü çok ezici bir şey bu. Raflar dolusu kitap, bir yerden bir şey yapmaya başlayacaksınız, nereden tutacaksınız? Sonra nasıl devam edeceksiniz? Evet, sonuçta Türkiye’nin başka şeyleri gibi her şey çok yeni. Yeni yeni yapıyoruz. Dolayısı ile zaten üstüne basit bir işaret çizeceğiz, temellerimiz hayli zayıf, zengin de değil, çok yeni bol seçenekli değil, vesaire. Şimdi somut soru şu: mesela çevirileri yapacaksınız, neyi çeviriyoruz? A, B yerine C yi neden tercih ediyoruz? Çükü problemimiz ilk anda şöyle bir şey gibi görünse de, o kadar paramız yok, o kadar insan kaynağımız yok. Dolayısı ile böyle her çarpıştığımız her özendiğimiz arzu ettiğimiz şeyin değerini yapamayız. Dolayısı ile bir yöntem bir pratik zekaya başvurmamız gerekecek. Şimdi böyle bir zeka var biliyorsunuz. Ben şuna inanmıyorum. Bir kültürden bir kültüre yapılan aktarımlar total bir külliyatın olması şeklinde değildir. Ne demek istiyorum şöyle bir şey kendi kitap okuma tecrübemizi düşünün aynı çeşitli taşlara basarak karşıdan karşıya geçmek olsun, hangi taşı kuru buluyorsanız, güvenli ve üstüne basılacak gibi buluyorsanız onu seçerek karşıya geçmeye çalışıyorsunuz. Ve evet bu nedenle çok kardiyotik bir şeye rastladık. Dolayısı ile nasıl bir kişinin bir kitap okuması bir izleyiciyi oluşturuyorsa, çünkü bence izleyici oluşturuyor. Yani dördüncü kitabınızın mantığını aslında bir iki üç oluşturuyor. Beşincide onları geçmiş okuma tabiriniz oluşturuyor. Ben iyi bir yayın programının da benzer şekilde yani benim kitap okurken çizdiğim güzergâha benzer bir şekilde bir araştırma programı gibi birbirlerine bir bilinci oluşturacak şekilde eklenen bir ad olarak görüyorum, belki de çaresizlikten ama belki de şundan: külliyat, sorun çıkararak aktarılan kültürün tarihsel süreç içerisinde karşılaştığı sorulara verdiği cevaplardır. O sorular bizim sorularımız değil. Senin baştaki atfın gibi bizim içinde bulunduğumuz spesifiklik o kadar da spesifik değil. Bir dünya tarihi ve bir doğal tarih var onun içinde ama bir taraftan da hoca olarak görüyorum. o yerin kendine özgü sorunları oluşmuş ve onu cevaplamışlar. Dolayısı ile bu bilgi nötr bir şey değil bir tarihin eseri. Dolayısı ile şöyle bir şey yapamıyorsunuz: “A ne güzel! , “Bunu Türkçe’de de yayınlayalım” diyemiyorsunuz. Bu kıymetli eseri Türkçe’ye kazandırdık lafı ile yürümüyor. Ne ile yürüyor? Sizin kendinizden kalkarak saptığımız sorulara cevap alarak kitaplarla karşılaşıyorsunuz. Bazen cevap zannederek çok sıkıcı kitaplar yayınlayabilirsiniz. Demek istediğim özellikle kitap yayıncılığı dünyasının dışındaki insanlar “neden daha fazla olmuyor?”, “neden daha değişkin bir şey olmuyor?” diye kaygılanabilirler, cevap budur: Elimizdeki imkanlar ve sınırlılıklar. Diğer yandan aslında pratik zeka derken hakikaten kastettiğim: diğer yandan bir çok kitap zaten bayatlamıştır zaten dönemini kapatmıştır, o sorulara başka yanıtlar gelmiştir, dolayısı ile mesele böyle topluca, çok fazla, hepsini tüketecek şekilde taşımak meselesi bence katiyen değildir. Demin söylediğim gibi o zincirin kurulması, o zincirin kendine özgü kurulması, kendi zenginliğine kavuşarak kurulması gibi bir model var kafamda ama itirazlarınıza açıktır, herkesin.

Bir ikinci değinmek istediğim nokta; konuşmanın başında da ilettiğim gibi şu benim çok ilgimi çekti son 10- 15 yıldır. Mekan sosyal bilimlerde ve beşeri bilimlerde daha önceki dönemlerde olduğundan belirgin bir şekilde farklılaşıp belirgin bir şekilde determinant haline geldi. Önemli bir disiplinler arası çalışmada mutlaka mekanın yerin bir temel değişken olarak görmeye başladık. Bunun için elimize aldığımız kitabı, bir mimari ya da şehir kitabı olarak algılamamız şart değil ama yer daha önce olduğuna göre önemli bir çalışma ekseni ortaya çıkardı diye düşünüyorum, yani kendi aramızda çok, bu ay içerisinde benim kitabım yayınlanıyor “Vesikalık Şehir”. Vesikalık Şehir’i klasik kütüphanecilik tasniflerinde bir konu başlığı altına yerleştirmeyi düşündüm. Bugün yayınlanan birçok kitapta olduğu gibi şöyle bir şey yaparsınız. Kitap, bir ayağı bir sinemadır, bir ayağı ile kadının durumunu anlatan bir kitaptır. Diğer yandan da bir metropol üzerindedir. İstanbul ve genelde metropol üzerindedir. Bu sık sık elimi attığım çok fazla sayıda kitapta böyle determinant konuşmaya rastlamaya başladım. Şimdi yine ilgi çekici bir konu, çok hakim değilim fakat söz ettiğim şeye “değişime” ‘ye tamamen katılıyorum. Araştırma için bakmak üzere İstanbul’a yönelen gözler bizim alanımızda da geçerli. İlişkiye geçerken her zaman mesela; herkes İstanbul’a gelmeye bayılıyor, İstanbul’da bir yazı okumaya bayılıyor. Sanki bir şeyler oldu ve dünyaya katıldık. Bu Türkiye’nin ana haber kanallarında haber olma miktarındaki artışla paralel bir şey. Dolayısı ile insanlar daha önce iyi bilmedikleri, tanımadıkları bir şey hakkında malzeme arar hale geldiler. “Bu nasıl cevaplanacak?” Kocaman bir soru işareti. Bunu, İstanbul’u anlatmaya başlayacağız. Kendimize izah edeceğiz bir takım kavramlarla vesaire. Ama bir yandan da buraya henüz ayak basmamışlara, bu mekanda kendileri bulunmamış dolayısı ile burayı algılamamış olanlara bir İstanbul izahı çıkmaya başlayacak. Bu, filme bağlı, sinemaya bağlı, sanatsal performanslara bağlı ama ben tarihsel olarak yazıya bağlıyorum. Şimdi bunlardan söz edince İhsan’ın konuşmasının sonunda geldiği nokta; tezler konusu gündeme geliyor. Bu sadece bu alanda da değil maalesef her konuda gündeme geliyor. Şimdi bunların temel problemi bir aktarmacılık halinde olmalarıdır yani mevcut teorik bilgileri, daha önce yazılmış olan şeylerin bir dökümü ile karşılaşıyoruz bu tezlerde. Bu masum bir şey olabilir ama ortada bir tez yok aslında. Tam olarak yerin dibine de batırmak istemiyorum ama bunun kültürel ve zihinsel bir olumsuz durum olduğunu düşünüyorum sadece elimize aldığımız tezle ilgili değil, çünkü büyük bir ihtimalle ben de öyle zannediyorum geçiş sisteminden geçmiş bir insanda belki de öne sürecek, ileri sürecek bir ketlenme var, bununla ilgili bir yeteneğin köreltilmesi var. Dolayısı ile belki de bu tez yazma işlerini eşlik edecek şekilde bireylerin yeniden bu ketlenmeden kurtarılmaları gerekiyor. Aktarılan şeyler aktarılmasa da olur, onların nasıl özümsendiği, onların nasıl kullanıldığı, ya da kullanılmadığı, inkar edildiği, yanlışlandığı bir duruma geçmek mümkün. Dolayısı ile akademinin halini çok kötü görüyorum ben maalesef. Eğer mesela son beş yılda bu söylediğim manzaranın içinden sivrilmiş bir çok şey oldu, yayınlamadım ama taktirle karşıladım, o kadar da kötü değil arada da böyle olmayan bir sürü tez geldi bana ama orada başka bir sorun vardı. Şimdi, dışarıdan metis yayınları diye bir şey görüyorsunuz. Biz akademik bir yayınevi değiliz, üniversite eğitimi almış insanların okuyabileceği kitaplar yayınlıyoruz, akademide okunabilecek, belki size yardımcı ders kitabı olarak önerilebilecek kitaplar yayınlıyoruz ama sonuçta bir üniversite yayını değiliz. Dolayısı ile kısa bir araştırma ve belirli bir spesifiklikte ise son derece başarılı ama ona diyemiyorum Yani bu yılların kitap sayısı ile ilgili bir şey bu. Dolayısı ile üniversitenin geleneğinde olmayan -birazdan bunu düzelteceğim- son zamanlarda İstanbul Bilgi Üniversitesi tam da bahsettiğim gibi üniversite ile ilgili. Aslında yıllardır Boğaziçi üniversitesi ve ODTÜ ile Hacettepe’de de bu gibi tezler yayınlanır. Ama neden o kadar asık suratlı? Yapıldığını ben bilemiyorum yani toplumla konuşulmak üzere, kendi dışına bir şey tebliğ etmek üzere, onu tartışmak üzere yapılan bir üniversite yayıncılığı değil. Bazen merak edersiniz, peşine düşersiniz ve çok çaba harcarsınız bir şey elde edersiniz. 1965’de yayınlanmış Mübeccel Kıray’ın sosyoloji dergi editörlüğü gibi bir şey. Oradan nasıl çıkılır? Galiba eşiğindeyiz. Çeşitli çabalar var bu konuda. Ama neyi ölçüt aldığımıza bağlı. Bir şey yokmuş gibi oluyor ama başka bazı şeylerde de heyecan verebilecek işler de çıkıyor. Benim söyleyeceklerim bu kadar.

Yorumlar Yeni Yorum Ekle
Henüz bir yorum yapılmamıştır
Arama :  
E-Posta  :
Şifre  :
 Üye Ol  Şifremi Unuttum
ANASAYFA
METROPOLİSTANBUL HAKKINDA
TEMA HAKKINDA
TEMA MAKALELERİ
KATKI SAĞLAYANLAR
İSTANBUL ARŞİVİ
- Kitaplar
- Tezler
- Süreli Yayınlar
 
 
Sponsorlar
 
www.yildiz.edu.tr www.arkitera.com www.iletisim.com.tr www.redbilisim.com
Bize Ulaşın Kullanım Koşulları    
Web Tasarımı